Saudia 163 Uçuşu ve Havacılık Tarihinin En Gizemli Trajedisi
Havacılık tarihi, ne yazık ki metal yığınlarının, teknik arızaların ve insan hatalarının iç içe geçtiği trajik hikayelerle doludur. Ancak bazı kazalar vardır ki, oluş şekli ve sonuçları itibarıyla diğerlerinden keskin bir çizgiyle ayrılır. Bir uçak düşünün; gökyüzünden alevler içinde düşmüyor, parçalanmıyor, denize çakılmıyor. Pistte tek parça halinde, lastikleri üzerinde sapasağlam duruyor. Dışarıdan bakıldığında başarılı bir acil iniş yapmış gibi görünen bu devasa metal kuşun içinde ise havacılık tarihinin en korkunç senaryolarından biri yaşanıyor. Tarih 19 Ağustos 1980. Yer, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad.
Saudia Havayolları’nın 163 sefer sayılı uçuşu, 301 kişinin hayatını kaybettiği, ancak uçağın "kaza yapmadığı" en ölümcül olay olarak kayıtlara geçmiştir. Bu yazı, o sıcak Ağustos akşamında Riyad Uluslararası Havalimanı’nda yaşananların, umudun nasıl dehşete dönüştüğünün ve cevapsız kalan "Neden?" sorularının hikayesidir.
Devrin Teknoloji Harikası: L-1011 TriStar
Hikayemiz, o dönemin havacılık teknolojisinin zirvelerinden biri kabul edilen Lockheed L-1011 TriStar tipi uçakla başlıyor. Geniş gövdesi, üç motorlu yapısı ve gelişmiş aviyonik sistemleriyle TriStar, pilotların uçurmaktan keyif aldığı, yolcuların ise konforla seyahat ettiği bir mühendislik harikasıydı. Saudia 163 sefer sayılı uçuş, Pakistan’ın Karaçi kentinden başlamış, Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’a uğramış ve nihai hedefi olan Cidde’ye gitmek üzere hazırlanıyordu. Yolcuların büyük bir kısmı, Hac ibadetini yerine getirmek veya ailelerini ziyaret etmek isteyen Pakistanlı ve Suudi vatandaşlardan oluşuyordu. Uçakta toplam 287 yolcu ve 14 mürettebat bulunuyordu.
Riyad’daki ara durak sorunsuz tamamlanmış, yakıt ikmali yapılmış ve yeni yolcular alınmıştı. Akşamın erken saatlerinde, güneşin çöl üzerindeki etkisi yavaş yavaş azalırken, Kaptan Pilot Mohammed Ali Khowaiter, Yardımcı Pilot Sami Abdullah Hasanain ve Uçuş Mühendisi Bradley Curtis kokpitteki yerlerini almıştı. Her şey rutin görünüyordu. Motorlar çalıştırıldı, izinler alındı ve dev uçak Cidde’ye gitmek üzere havalandı. Ancak kaderin saati, kalkıştan sadece yedi dakika sonra işlemeye başlayacaktı.
Kargo Bölümünden Gelen İlk Sinyaller
Uçak tırmanışını sürdürürken, kokpitteki huzur keskin bir uyarı sesiyle bozuldu. Göstergeler, uçağın arka kargo bölümünde (C3 kompartımanı) duman olduğunu işaret ediyordu. İlk başta mürettebat bunun yanlış bir alarm olabileceğini düşündü; zira havacılıkta sensör hataları nadir değildi. Ancak Uçuş Mühendisi Curtis, durumu doğrulamak için arka tarafa gidip kontrol ettiğinde gerçeğin soğuk yüzüyle karşılaştı. Duman kokusu kabine sızmaya başlamış, panik dalgası yolcular arasında fısıltı halinde yayılmaya yüz tutmuştu.
Kaptan Khowaiter, prosedür gereği derhal Riyad’a geri dönme kararı aldı. Bu, o an için verilebilecek en doğru ve en mantıklı karardı. Kule ile temasa geçildi, acil durum ilan edildi ve motorlar ters itiş gücü için hazırlandı. Uçağın burnu yeniden kalktığı pist, Riyad Uluslararası Havalimanı’na çevrildi. Buraya kadar her şey havacılık kuralları kitabına uygundu. Pilotlar soğukkanlılıklarını korumaya çalışıyor, kabin ekibi ise yolcuları sakinleştirmek için uğraşıyordu. Ancak yangın, uçağın sinir sistemine, yani kontrol kablolarına ve hidrolik sistemlerine sızmaya başlamıştı bile.
Kusursuz İniş ve Başlayan Tuhaflıklar
Uçak Riyad’a yaklaşırken, arkadaki duman yoğunlaşmış ve yolcular paniklemeye başlamıştı. Kabin ekibi, yolcuların uçağın önüne doğru yığılmasını engellemekte zorlanıyordu. Buna rağmen Kaptan Khowaiter, uçağı piste indirmeyi başardı. Tekerlekler yere değdiğinde, hem kuledeki görevliler hem de havalimanındaki itfaiye ekipleri derin bir nefes aldı. Uçak tek parça halindeydi, parçalanmamıştı ve pistte güvenle ilerliyordu. Kurtarma ekipleri, uçağın durmasını ve tahliyenin hemen başlamasını bekliyordu. İşte tam bu noktada, akıl tutulması olarak adlandırılabilecek olaylar silsilesi başladı.
Normal prosedürlerde, yanan bir uçak piste teker koyduğu anda pilotun "maksimum frenleme" yapması, uçağı pistin ortasında durdurması ve derhal "tahliye" emri vermesi gerekir. Saniyeler hayati önem taşır. Ancak Saudia 163 durmadı. Kaptan Khowaiter, uçağı pistin sonundaki taksi yoluna kadar sürmeye devam etti. Bu süreç, zaten yangınla boğuşan uçak için çok değerli dakikaların kaybı demekti. Uçak nihayet pistin sonunda durduğunda, kule ve yer ekipleri bir şok daha yaşadı: Motorlar hala çalışıyordu.
Motorların Susmayışı ve Erişilemeyen Kapılar
İtfaiye ekipleri uçağın peşinden koşturuyordu ancak uçağa yaklaşmaları imkansızdı. Çünkü kanatların altındaki devasa motorlar hala çalışıyor ve arkaya doğru korkunç bir ısı ve rüzgar (jet blast) yayıyordu. Kurtarma ekipleri, motorların yarattığı hava akımı yüzünden kapılara yaklaşamıyor, merdivenleri uçağa yanaştıramıyordu. Kaptan, motorları kapatmakta neden gecikmişti? Bu soru, kazadan sonraki yıllarda en çok tartışılan konulardan biri olacaktı.
Kokpit kayıtlarına göre, mürettebat arasında ciddi bir iletişim kopukluğu ve kafa karışıklığı hakimdi. Uçuş Mühendisi motorları kapatmaya çalıştı mı, yoksa kaptandan emir mi bekledi? Kaptan şoka mı girmişti? Uçak durduktan sonra motorların kapatılması tam 3 dakika sürdü. Bu süre zarfında kabin içindeki durum cehenneme dönmüştü. Ancak dışarıdan bakıldığında uçak hala sessiz ve bütün haldeydi. Pencerelerden alev görünmüyordu, sadece gövdenin altından sızan dumanlar felaketin habercisiydi.
Ölümcül Bekleyiş ve Oksijensiz Kalış
Motorlar nihayet sustuğunda, herkes kapıların açılmasını ve "slide" denilen şişme kaydırakların patlatılmasını bekledi. Ancak kapılar açılmadı. Ne içeriden ne de dışarıdan bir hareket vardı. İçerideki 301 kişi için zaman tükenmişti. Yangın, uçağın arka kısmındaki oksijeni tüketmiş, zehirli gazlar kabini doldurmuştu. Yolcuların büyük bir kısmı, yanarak değil, zehirli dumanı soluyarak saniyeler içinde bilinçlerini kaybetmişti.
Kurtarma ekipleri dışarıdan kapıları açmaya çalıştığında büyük bir zorlukla karşılaştılar. Uçağın iç basıncı ile dış basınç arasındaki fark veya mekanik bir sıkışma kapıların açılmasını engelliyordu. Uçak durduktan tam 23 dakika sonra yer ekipleri bir kapıyı açmayı başardı. Ancak o kapı açıldığı anda, içeri giren taze oksijen "flashover" denilen bir patlamaya neden oldu. Oksijene aç olan yangın, bir anda parlayarak tüm uçağı içeriden sardı. Alevler gövdeyi yuttu ve uçağın üst tavanı tamamen eridi.
Sessizliğin Ardındaki Sırlar: Soruşturma Raporu
Yangın söndürüldüğünde ortaya çıkan manzara korkunçtu. 301 kişinin tamamı hayatını kaybetmişti. Cesetlerin büyük çoğunluğu, kapıların önünde yığılmış halde bulundu. İnsanlar çıkışa ulaşmaya çalışmış ama başaramamışlardı. Yapılan otopsiler, kurbanların alevler onlara ulaşmadan çok önce duman zehirlenmesinden öldüğünü doğruladı.
Kazayı araştıran ekipler, bir dizi ölümcül hatayı ortaya çıkardı. İlk olarak, yangının çıkış nedeni kesin olarak belirlenemese de kargo bölümündeki bütan gazı ocakları (hacıların çay demlemek için yanlarında taşıdıkları) şüpheli listesindeydi, ancak hidrolik sıvı sızıntısı da güçlü bir ihtimaldi. Asıl odak noktası ise "Pilotaj Hatası" ve "Kaynak Yönetimi" (CRM) eksikliğiydi.
Kaptan Khowaiter'in, uçağı neden hemen durdurmadığına dair teoriler, onun yangının ciddiyetini tam kavrayamadığı veya prosedürlere aşırı bağlı kalarak uçağı güvenli bir park pozisyonuna götürmeye çalıştığı yönündeydi. Ayrıca, kokpit ekibinin acil durum prosedürlerini uygularken koordinasyon eksikliği yaşadığı, yardımcı pilotun kaptanı uyarmakta çekimser kaldığı (otorite korkusu) gözlemlendi. Uçağın durmasından sonra tahliye emrinin verilmemesi ise en büyük muammaydı. Kaptan, kabin amirinden tahliye için onay beklemiş olabilir miydi? Yoksa kabin ekibi o sırada zaten dumandan etkisiz hale mi gelmişti?
Havacılık Tarihine Kanla Yazılan Dersler
Saudia 163 faciası, havacılık endüstrisinde köklü değişikliklere yol açtı. Bu trajedi, sadece teknik bir başarısızlık değil, aynı zamanda insan psikolojisinin ve kriz yönetiminin iflasıydı. Bu olaydan sonra çıkarılan dersler, bugünkü uçuş güvenliğinin temellerini oluşturdu:
- CRM (Ekip Kaynak Yönetimi): Kokpit içindeki hiyerarşinin, güvenliğin önüne geçmemesi gerektiği anlaşıldı. Yardımcı pilotların, kaptan hata yaptığında müdahale etme yetkisi ve sorumluluğu artırıldı.
- Yangına Dayanıklı Malzemeler: Uçak içi kaplamaların ve koltuk kumaşlarının yanmaz veya geç yanan malzemelerden üretilmesi zorunlu hale getirildi.
- Tahliye Prosedürleri: Pilotlara, "yangın şüphesi varsa dur ve tahliye et" prensibi kesin bir kural olarak öğretildi. Uçağı park etmeye çalışmak gibi zaman kaybettirici eylemler yasaklandı.
- Yer Işıkları: Dumanla dolu bir kabinde yolcuların çıkışı bulabilmesi için zemine monte edilen fosforlu yol gösterici ışıklar standart hale geldi.
- Kargo Güvenliği: Kargo bölümlerindeki yangın söndürme sistemleri güçlendirildi ve tehlikeli maddelerin taşınması konusundaki denetimler sıkılaştırıldı.
Unutulmayan Bir Yas
Riyad pistinde o gün yaşananlar, bir "kaza" tanımının ötesindeydi. Uçak düşmemişti, kanadı kırılmamıştı, motoru patlamamıştı. Ama 301 can, kurtuluşa metreler kala, metal bir tüpün içinde sessizce hayata veda etti. Saudia 163, havacılık tarihine "teknik olarak kurtarılabilir ama operasyonel olarak kaybedilmiş" bir uçuş olarak geçti.
Bugün bir uçağa bindiğinizde yerdeki ışıklı şeritlere, yanmaz koltuk kılıflarına ve mürettebatın titizliğine bakarken, bu standartların bedelinin 1980 yılında Riyad'da ödendiğini hatırlayın. Saudia 163’ün hikayesi, teknolojinin tek başına insanı kurtarmaya yetmediğini, doğru karar alma mekanizmasının ve zaman yönetiminin yaşamla ölüm arasındaki ince çizgiyi belirlediğini bize acı bir şekilde hatırlatmaya devam ediyor. O gün pistte duran o devasa, beyaz, sessiz uçak, havacılık tarihinin en hüzünlü anıtlarından biri olarak hafızalardaki yerini koruyor.