40,2601$% 0.13
46,7458€% 0.13
53,9601£% 0.23
4.316,24%0,46
3.337,10%0,40
10.198,76%-0,26
02:00
Havacılık tarihi, ne yazık ki derslerin kanla yazıldığı bir kitaptır. Her kaza, arkasında acılı aileler, cevaplanmamış sorular ve gelecekteki uçuşları daha güvenli hale getirmek için öğrenilen hayati bilgiler bırakır. Ancak bazı kazalar vardır ki, sadece trajik oluşlarıyla değil, arkalarındaki gizemin çözülmesinin yıllar almasıyla da hafızalara kazınır. İşte 8 Eylül 1994 günü, Amerika Birleşik Devletleri’nin Pennsylvania eyaletinde yaşananlar tam olarak böyle bir hikayedir. USAir’in 427 sefer sayılı uçuşu, açık bir gökyüzünde, varış noktasına sadece dakikalar kala, havacılık tarihinin en korkunç ve en karmaşık bulmacalarından birine dönüştü. 132 canın yitip gittiği bu olay, Boeing 737 gibi dünyanın en güvenilir kabul edilen uçaklarından birinin, o güne kadar bilinmeyen ölümcül bir kusurunu ortaya çıkaracaktı.
Bu yazıda, sadece teknik bir kaza raporunu değil, kokpitteki o son 28 saniyelik mücadeleyi, dedektiflerin iğneyle kuyu kazdığı soruşturma sürecini ve bu kazanın bugünkü uçuş güvenliğimizi nasıl değiştirdiğini konuşacağız.
Tarih 8 Eylül 1994. USAir Uçuş 427, Chicago O’Hare Havalimanı’ndan kalkmış ve Pittsburgh Uluslararası Havalimanı’na doğru yola çıkmıştı. Uçak, havacılık dünyasının “iş atı” olarak bilinen ve güvenilirliğiyle nam salmış bir Boeing 737-300 idi. Kokpitte Kaptan Pilot Peter Germano ve Yardımcı Pilot Charles Emmett vardı. Her ikisi de son derece deneyimli, işini bilen havacılardı. Kabinde ise evlerine dönen iş insanları, aileler ve mürettebat dahil toplam 132 kişi bulunuyordu.
Yolculuk boyunca her şey “kitabına uygun” ilerledi. Hava açıktı, görüş mesafesi mükemmeldi. Pittsburgh’a yaklaşırken güneş batmak üzereydi ve uçak iniş sırasına girmişti. Kule, 427 sefer sayılı uçağa 6000 feet irtifaya alçalmasını ve pisti karşılamasını söyledi. Her şey o kadar rutindi ki, pilotlar arasındaki konuşmalar yaklaşma prosedürlerinin ötesinde, sıradan sohbetlerden ibaretti. Ancak bu rutin, Pittsburgh semalarında, varışa sadece 10 kilometre kala bir anda kabusa döndü.
Uçak, kendisinden yaklaşık 7 kilometre önde giden bir Delta Havayolları’na ait Boeing 727’nin bıraktığı kuyruk türbülansına (wake turbulence) girdi. Normal şartlarda bu, hafif bir sarsıntıdan fazlası olmamalıydı. Ancak o gün, bu küçük sarsıntı, uçağın kontrol sistemlerinde uyuyan bir canavarı uyandırdı. Kokpit Ses Kayıt Cihazı (CVR), o anlarda sadece “küt” diye bir ses ve ardından pilotların şaşkınlık dolu ifadelerini kaydetti.
Saat 19:03’ü gösterdiğinde, 427 sefer sayılı uçak aniden ve açıklanamaz bir şekilde sola yattı. Bu, basit bir yatış değildi; uçak adeta havada ters dönmeye çalışıyordu. Otopilot devreden çıktı. Kaptan Germano ve Yardımcı Pilot Emmett, levyelere asılarak uçağı düzeltmeye çalıştılar. Mantıken, uçak sola yatıyorsa, pilotun sağı kumanda etmesi ve uçağı dengeye getirmesi gerekirdi. Onlar da tam olarak bunu yaptılar. Hem lövye ile hem de ayak pedallarıyla uçağı sağa döndürmeye, burnunu kaldırmaya çalıştılar.
Ancak fizik kuralları o gün kokpitte işlemiyor gibiydi. Pilotlar sağa komut verdikçe, uçak daha şiddetli bir şekilde sola, yani ölüme doğru dönüyordu. Kara kutu kayıtları, o son saniyelerin dehşetini tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Kokpitteki “traffic, traffic” uyarıları, stall (tutunma kaybı) ikazları ve motorların çığlığı arasında pilotların “Ne oluyor?”, “Dayan!”, “Tanrım!” çığlıkları duyuluyordu.
Sadece 28 saniye. Sorunun başladığı andan, uçağın yere çakıldığı ana kadar geçen süre sadece buydu. 6000 feet irtifadan, neredeyse dikey bir şekilde, saatte yaklaşık 500 kilometre hızla burun üstü yere çakıldılar. Beaver County’deki ormanlık alana düşen uçaktan geriye, tanınabilir neredeyse hiçbir parça kalmamıştı. Kurtulan olmadı. 132 hayal, 132 yaşam, bir anda sönmüştü.
Kaza yeri o kadar korkunçtu ki, olay yerine ilk ulaşan itfaiye ve kurtarma ekipleri bile gördükleri manzara karşısında şoka girmişti. Büyük bir uçaktan ziyade, ormana dağılmış binlerce metal parçasını andırıyordu. Ulusal Ulaştırma Güvenliği Kurulu (NTSB) müfettişleri olay yerine geldiğinde, onları havacılık tarihinin en zorlu bulmacalarından biri bekliyordu.
İlk bakışta hiçbir mantıklı açıklama yoktu. Hava durumu iyiydi. Uçak bakımlıydı. Pilotlar tecrübeliydi. Terör saldırısına dair hiçbir iz, patlayıcı kalıntısı yoktu. Motorlar çarpma anına kadar çalışıyordu. Peki, modern bir jet yolcu uçağı, neden bir anda gökyüzünden taş gibi düşerdi?
Müfettişlerin aklına hemen üç yıl önce, 1991’de Colorado Springs’te düşen United Airlines Uçuş 585 geldi. O kaza da tıpkı 427 gibiydi: Bir Boeing 737, iniş sırasında aniden kontrolden çıkmış ve yere çakılmıştı. O kazada da 25 kişi ölmüş, ancak NTSB yıllarca süren araştırmaya rağmen kesin bir neden bulamamıştı. Dosya “nedeni belirsiz” olarak kapanmak üzereydi. USAir 427, bu kapanmamış yaranın tekrar kanamasına neden oldu. Acaba gökyüzünde, dünyanın en popüler uçağını hedef alan görünmez bir katil mi vardı?
Soruşturma, NTSB tarihinin o güne kadarki en uzun ve en kapsamlı incelemesine dönüştü. Tam 4.5 yıl sürdü. Uzmanlar her olasılığı değerlendirdi. Pilot hatası mıydı? Kaptan panikleyip pedala yanlış mı basmıştı? Yoksa öndeki uçağın türbülansı mı onları düşürmüştü?
Boeing mühendisleri, uçağın mekanik bir hatası olamayacağını savunuyordu. Simülasyonlar yapıldı, test uçuşları düzenlendi. Türbülans teorisi üzerinde duruldu ancak 737 gibi güçlü bir uçağın, 7 kilometre öndeki bir uçağın rüzgarıyla bu denli kontrolden çıkması fiziksel olarak mümkün görünmüyordu.

Gözler, uçağın kuyruk kısmındaki “dümen” (rudder) sistemine çevrildi. Dümen, uçağın burnunu sağa veya sola döndürmeye yarayan, dikey stabilizatör üzerindeki hareketli parçadır. Bu devasa parçayı hareket ettiren ise hidrolik bir güç kontrol ünitesiydi (PCU – Power Control Unit). Bu ünite, bir servo valf aracılığıyla çalışıyordu.
NTSB, enkazdan çıkarılan PCU’yu incelediğinde, dışarıdan bakıldığında hiçbir sorun görünmüyordu. Test edildi, çalışıyordu. Ancak müfettişler tatmin olmadı. Metalurji uzmanları, hidrolik sıvılar, termal şoklar üzerine deneyler yapmaya başladılar.
Soruşturma tıkanma noktasına gelmişken, 1996 yılında bir mucize oldu. Eastwind Airlines Uçuş 517, Richmond’a yaklaşırken tıpkı United 585 ve USAir 427 gibi aniden kontrolsüz bir şekilde yatmaya başladı. Uçak sağa sola savruldu. Ancak bu sefer bir fark vardı: Pilotlar uçağı havada tutmayı başardı ve sağ salim indirdi.
Bu olay, soruşturmanın “Rosetta Taşı” oldu. Çünkü artık hayatta olan ve ne yaşadığını anlatabilecek pilotlar vardı. Kaptan, “Pedala bastım ama pedal kilitlenmiş gibiydi, hatta bana karşı koyuyordu” dedi. Bu ifade, USAir 427’nin kara kutusundaki verilerle örtüşüyordu.
Yapılan detaylı laboratuvar testleri sonucunda korkunç gerçek ortaya çıktı. PCU içindeki servo valf, çok nadir görülen bir durumda, özellikle sıcak hidrolik sıvısı soğuk metalle karşılaştığında sıkışabiliyordu. Ama sadece sıkışmakla kalmıyor, “tersine” çalışıyordu. Yani pilot uçağı düzeltmek için sağ pedala bastığında, valf sıkıştığı için dümeni tam tersine, yani sola kırıyordu. Pilot hatayı düzeltmeye çalıştıkça, aslında kendi ölüm fermanını imzalıyordu. USAir 427’deki pilotlar, uçak sola yattığında sağa basmışlar, ancak sistem dümeni daha da sola, “hardover” denilen tam kilitli pozisyona getirmişti. Onların yapabileceği hiçbir şey yoktu. Uçak, kendi sistemleri tarafından sabote edilmişti.
NTSB’nin 1999 yılında yayınladığı nihai rapor, havacılık endüstrisinde deprem etkisi yarattı. Dünyanın en çok satan uçağı Boeing 737’nin dümen kontrol sistemi hatalıydı. Bu rapor, United 585 kazasının da nedenini resmileştirdi.
Sonuçlar çok ağırdı ama gerekliydi:
Boeing, dünya genelindeki tüm 737’lerin dümen kontrol sistemini değiştirmek zorunda kaldı. Bu, 500 milyon doları aşan bir maliyet demekti ama insan hayatı paha biçilemezdi.
Yeni bir hidrolik basınç düşürücü sistem eklendi, böylece dümen kilitlense bile pilotlar fiziksel güçle uçağı kontrol edebilecekti.
Pilot eğitimleri tamamen değişti. Eskiden “dümen sıkışması” eğitimi verilmezdi veya yanlış verilirdi. Artık pilotlara “upset recovery” (kontrol kaybından kurtulma) eğitimleri, bu tür ekstrem durumlarda nasıl davranacakları öğretilmeye başlandı.
Bugün bir Boeing 737’ye bindiğinizde ve güvenle seyahat ettiğinizde, bu güvenliğin arkasında USAir 427’de hayatını kaybeden 132 kişinin ödediği bedel yatmaktadır. O kazaya kadar bilinmeyen bir mühendislik hatası, o trajik gün sayesinde ortaya çıkarıldı ve düzeltildi.
USAir Uçuş 427, sadece bir metal yığını veya istatistiksel bir veri değildir. O, havacılık güvenliğinin “asla varsayımda bulunma” ilkesinin en acı kanıtıdır. Kaptan Germano ve Yardımcı Pilot Emmett, o gün kokpitte görünmez bir düşmanla savaştılar. Onları kurtaracak bilgiye veya donanıma o tarihte kimse sahip değildi. Ancak onların mücadelesi ve ardından gelen ısrarlı soruşturma süreci, bugün gökyüzünü hepimiz için daha güvenli bir yer haline getirdi.
Bu olay, teknolojinin ne kadar ilerlerse ilerlesin, her zaman bir bilinmeyen barındırabileceğini ve insan hayatının bu denklemlerdeki en değerli değişken olduğunu bize hatırlatıyor. Sewickley Mezarlığı’nda, kazada hayatını kaybedenlerin anısına dikilen anıt, sadece kaybedilenleri değil, gerçeği bulmak için verilen o büyük mücadeleyi de simgeliyor. Havacılık kuralları kanla yazılır sözü, ne yazık ki USAir 427 için söylenmiş en doğru sözlerden biri olarak tarihteki yerini koruyor.
Birgenair Uçuş 301 ve Bir Yaban Arısının Yazdığı Karanlık Tarih
1
TightTonic™: Türkiye’den Doğan ve E-Ticarette Yükselen Bir Başarı Hikayesi
1468 kez okundu
2
Gökyüzünde Talihsiz Bir Hikâye: Aeroflot Flight 593 Kazası ve Arkasındaki Gerçekler
1338 kez okundu
3
Helios Airways Flight 522 Kazası: Kabin Basıncı Arızasının Trajik Sonu
1309 kez okundu
4
Lansa Flight 508 Kazası ve Juliane Koepcke’nin İnanılmaz Hikayesi
1291 kez okundu
5
Gol Transportes Aéreos Flight 1907: Brezilya Hava Sahasında Yaşanan Korkunç Çarpışma
1281 kez okundu