40,2601$% 0.13
46,7458€% 0.13
53,9601£% 0.23
4.316,24%0,46
3.337,10%0,40
10.198,76%-0,26
02:00
27 Temmuz 2026 Pazartesi
Son yıllarda güzellik sektörünün en hızlı büyüyen alanlarından biri olan protez tırnak uygulamaları, Avrupa’da sağlık tartışmalarının merkezine yerleşti. Almanya, Hollanda, Belçika ve bazı İskandinav ülkelerinde protez tırnak uygulamalarına ilişkin denetimlerin sıkılaştırılması, kullanılan kimyasal ürünlere yönelik kısıtlamalar ve hijyen standartlarının artırılması dikkat çekiyor. Avrupa’da tartışmalar sürerken, Türkiye’nin ilk podologlarındanElif Demir, konunun yalnızca estetik değil, aynı zamanda halk sağlığı boyutuyla ele alınması gerektiğini vurguluyor.
Yapılan dermatolojik ve podolojik değerlendirmelerde; yanlış uygulama, yetersiz sterilizasyon ve uzun süre kapalı kalan tırnak yüzeyinin mantar enfeksiyonları, bakteriyel enfeksiyonlar, alerjik reaksiyonlar ve tırnak deformasyonları açısından risk oluşturabileceği belirtiliyor. Özellikle ayak tırnaklarına uygulanan protez işlemlerinde, spor yapan bireyler, diyabet hastaları ve dolaşım problemi yaşayan kişiler için riskin daha yüksek olduğuna dikkat çekiliyor.
Uzmanlara göre en büyük sorun, protez tırnağın tek başına değil, “sürekli ve kontrolsüz kullanım alışkanlığı” ile birlikte değerlendirilmesi gerektiği. Tırnak yüzeyinin uzun süre hava almaması, alttaki dokuda oluşan renk değişimlerinin geç fark edilmesi ve enfeksiyon belirtilerinin gizlenmesi, erken teşhisi zorlaştırabiliyor.
Avrasya Ayak Sağlığı’nın kurucusu Podolog Elif Demir de protez tırnak uygulamalarına karşı temkinli yaklaşan uzmanlar arasında yer alıyor. Demir, özellikle ayak tırnaklarında yapılan protez uygulamalarının çoğu zaman medikal gereklilikten çok estetik kaygılarla tercih edildiğini belirterek önemli uyarılarda bulundu.
Demir’e göre sağlıklı bir tırnağın üzerinin sürekli olarak kimyasal materyallerle kapatılması, tırnak yatağındaki doğal değişimlerin gözlemlenmesini zorlaştırıyor. “Tırnakta oluşan sararma, kalınlaşma, ayrılma veya mantar başlangıcı gibi belirtiler protez altında uzun süre fark edilmeyebilir. Bu da kişinin sorunu geç dönemde anlamasına neden olur” diyen Demir, özellikle ayak sağlığı alanında çalışan uzmanların bu konuda daha dikkatli olunması gerektiğini savundu.
Podolog Elif Demir, yanlış uygulanan protezlerin tırnak plağında incelme ve hassasiyet oluşturabileceğini, çıkarma işlemlerinin de en az uygulama kadar önemli olduğunu belirtiyor. “Kuvvetli çözücüler, agresif törpüleme ve hijyenik olmayan ekipmanlar tırnağa kalıcı zarar verebilir” ifadelerini kullanan Demir, protez tırnağın düzenli bakım yapılmadan aylarca kullanılmasının riskleri artırdığını söyledi.
Demir ayrıca, diyabet hastaları, dolaşım bozukluğu olanlar, bağışıklık sistemi baskılanmış bireyler ve sık mantar enfeksiyonu geçiren kişilerde protez tırnak uygulamalarının mutlaka uzman görüşü alınarak değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı. Ona göre ayak tırnaklarında estetik müdahaleler yapılmadan önce temel podolojik muayene büyük önem taşıyor.
Güzellik sektöründe sosyal medya etkisiyle hızla yayılan uygulamaların sağlık boyutunun çoğu zaman ikinci planda kaldığını söyleyen Demir, “Güzel görünmek elbette önemlidir ancak sağlıklı olmayan bir tırnağın üzerine yapılan estetik işlem sorunu çözmez, sadece geçici olarak örter” dedi.
Avrupa’daki düzenleme tartışmaları sürerken uzmanlar, protez tırnağın tamamen yasaklanmasından çok; kullanılan ürünlerin güvenliği, uygulayıcıların eğitimi, sterilizasyon koşulları ve tüketicinin bilinçlendirilmesi konularının önümüzdeki dönemde daha fazla gündeme geleceği görüşünde birleşiyor. Görünen o ki protez tırnak, artık yalnızca bir güzellik trendi değil, aynı zamanda giderek büyüyen bir halk sağlığı tartışmasının da parçası haline geliyor.
Felç (inme), beyne giden kan akışının ani şekilde kesilmesi ya da azalması sonucu ortaya çıkan ve hızlı müdahale gerektiren ciddi bir sağlık sorunudur. Hayati tehlike atlatıldıktan sonra ise hastalar ve yakınları için yeni bir süreç başlar: rehabilitasyon. Bu noktada en sık sorulan sorulardan biri de “Felç geçirdim, rehabilitasyon için hangi doktora gitmeliyim?” oluyor. Peki, felç geçiren hastalar rehabilitasyon için hangi doktora başvurmalı? Bu haberde, felç sonrası rehabilitasyon için en iyi doktorları derledik.
Doğru uzmanla ve doğru zamanda başlanan rehabilitasyon, hastanın günlük yaşamına dönüş sürecini doğrudan etkileyen en önemli faktörlerden biridir. Bu nedenle felç sonrası tedavi sürecinde doğru doktoru seçmek büyük önem taşır. İşte, felç geçiren hastaların rehabilitasyonu için en iyi doktorlar…
1) Dr. Mustafa Çorum
Doç. Dr. Mustafa Çorum, felç (inme) rehabilitasyonu ve robotik rehabilitasyon alanında ülkemizde en iyi uzmanlardan biridir. Özellikle robotik rehabilitasyon, inme tedavisi ve beyin hasarı rehabilitasyonu gibi kritik alanlarda uzmanlaşmıştır.
Dr. Çorum’un yaklaşımının merkezinde ileri teknoloji ve kişiye özel rehabilitasyon programları bulunur. Felç geçirdim rehabilitasyon için hangi doktora gitmeliyim” diye merak eden hastaların sıklıkla tercih ettiği doktorlardan biridir.
Örneğin Lokomat® Pro, C-Mill VR+, Armeo Spring ve Amadeo gibi robotik sistemler kullanılarak yürüyüş, denge, kol ve parmak fonksiyonlarının kontrollü şekilde yeniden kazanılması hedeflenir. Bu ileri teknoloji uygulamalar, felç sonrası bağımsız yaşama dönüş sürecini ciddi oranda iyileştirebiliyor.
Klinik uygulamalarda, Dr. Çorum’un rehabilitasyon programlarına erken dönemde başlayan birçok hastada gözle görülür ilerleme kaydedilmiştir. Örneğin robotik rehabilitasyonla çok ağır felçli hastalarda bile yürüme potansiyelinin önemli oranda artırıldığı ve hastaların motivasyonunun yüksek tutulduğu rapor edilmektedir.
2) Dr. Türkan Tünerir
Dr. Türkan Tünerir, uzun yıllardır felç ve nörolojik rehabilitasyon alanında çalışan deneyimli isimlerden biridir. İnme sonrası gelişen kas güçsüzlüğü, denge kaybı ve hareket kısıtlılıklarının giderilmesine yönelik kişiye özel programlar planlamaktadır.
Hastalarının günlük yaşam aktivitelerine yeniden bağımsız şekilde dönebilmelerini hedefleyen bir tedavi yaklaşımı benimser. Süreçte fizyoterapistler ve diğer sağlık profesyonelleriyle koordineli çalışarak rehabilitasyonu bütüncül bir bakış açısıyla yürütür.
3) Dr. Barış Metin
Dr. Barış Metin, nörolojik hastalıklar ve inme sonrası rehabilitasyon süreçlerinde görev alan uzmanlardandır. Özellikle felç sonrası motor fonksiyon kayıplarının değerlendirilmesi ve uygun rehabilitasyon planının oluşturulması konusunda çalışmaktadır.
Tedavi sürecinde hastanın bilişsel durumu, kas tonusu ve hareket kapasitesi ayrıntılı şekilde analiz edilerek program belirlenir. Amaç, hem fiziksel hem de nörolojik iyileşmeyi destekleyerek yaşam kalitesini artırmaktır.
4) Dr. Bestami Yalvaç
Dr. Bestami Yalvaç, felç rehabilitasyonu alanında deneyimli uzmanlar arasında yer alır. İnme sonrası oluşan yürüme bozuklukları, denge kaybı ve kas sertliği gibi problemlere yönelik kişiselleştirilmiş fizik tedavi programları uygular.
Rehabilitasyon sürecinde düzenli takip ve ölçülebilir ilerleme kriterleri ile hastanın gelişimini değerlendirir. Uzun soluklu tedavi gerektiren vakalarda sabırlı ve planlı bir yaklaşım benimser.
5) Prof. Dr. Engin Çakar
Prof. Dr. Engin Çakar, felç ve beyin hasarı rehabilitasyonu alanında 20 yılı aşkın deneyime sahip bir fizik tedavi ve rehabilitasyon uzmanıdır. Nörorehabilitasyon uygulamaları ve fonksiyonel iyileşme odaklı tedavi programlarıyla tanınmaktadır.
Özellikle yürüme analizi, denge eğitimi ve el-kol fonksiyonlarının yeniden kazandırılması üzerine çalışmaları bulunmaktadır. Robotik rehabilitasyon ve modern fizik tedavi tekniklerini bir arada kullanarak hastaların bağımsız hareket kabiliyetini artırmayı hedefler.
Göbek fıtığı, karın duvarında bağırsakların dışarı çıkmasını engelleyen ve “fasya” olarak adlandırılan destek dokusunun göbek çevresinde zayıflaması ya da yırtılması sonucu ortaya çıkıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Prof. Dr. Sabahattin Destek, göbek fıtığının özellikle belirli yaş gruplarında daha sık görüldüğünü belirtiyor.
Uzmanlar, toplumda sanılandan çok daha yaygın görülen bu rahatsızlığın ihmal edilmemesi gerektiğine dikkat çekiyor. Yetişkinlerde göbek fıtığı görülme sıklığı yüzde 23 ile 50 arasında değişiyor. Kadınlarda en sık 31–40 yaş aralığında, erkeklerde ise 61–70 yaş aralığında görülüyor. Gebelik, doğum ve obezite gibi nedenlerle kadınlarda erkeklere oranla yaklaşık üç kat daha yaygın. Göbeğin 3 santimetre üstü ve altı hizasında oluşan fıtıklaşmalar umbilikal (göbek) herni olarak sınıflandırılıyor.
Şişmanlık, uzun süreli öksürük ve kabızlık, ağır işlerde çalışma, sık ağır yük kaldırma, bağ dokusu hastalıkları, böbrek yetmezliği ve siroz gibi karında asit birikimine yol açan hastalıklar da risk faktörleri arasında yer alıyor. Göbek fıtığı; ağrı ve şişliğin yanı sıra, özellikle öksürme sırasında belirginleşen bir kabarıklıkla kendini gösterebiliyor. Bazı hastalarda şişlik, duruş pozisyonuna göre fark edilmeyebiliyor.

Prof. Dr. Destek, göbek fıtığının ilaçla tedavisinin mümkün olmadığını vurguluyor. Beklemenin çoğu zaman fıtığın büyümesine ve tedavinin zorlaşmasına yol açtığını belirten Destek, tek kalıcı tedavinin cerrahi olduğunu ifade ediyor. Göbek fıtığı olan yetişkin hastaların yaklaşık yüzde 65’inin zamanla ameliyata ihtiyaç duyduğunu, bu ameliyatların yüzde 3 ila 5’inin ise acil şartlarda yapıldığını belirtiyor. Özellikle büyüyen ya da belirti veren fıtıkların gecikmeden onarılması gerektiğinin altını çiziyor.
İleri evrelerde kabızlık, şiddetli ağrı, bulantı, kusma ve gaz şikâyetleri görülebiliyor. Fıtık boğulması durumunda ise sıkışan bağırsağın kan dolaşımı bozulabiliyor ve bu tablo acil ameliyat gerektiriyor. Kan akışının tamamen kesilmesi halinde bağırsak kangreni gelişebiliyor.
Tanıda fiziksel muayene büyük önem taşıyor. Ön karın duvarında renk değişikliği, ülserasyon ya da cilt kalınlaşması gibi bulgular boğulmaya işaret edebiliyor. Gerekli durumlarda batın ultrasonu veya bilgisayarlı tomografi istenebiliyor.
Tedavi planlamasında fıtığın boyutu belirleyici oluyor. Çapı 2 santimetreden küçük olan fıtıklarda birincil onarım uygulanabilirken, 2 santimetreden büyük fıtıklarda yama (mesh) ile onarım tercih ediliyor. Obez hastalarda, birden fazla karın duvarı defekti bulunanlarda ya da tekrarlayan fıtıklarda laparoskopik yöntem öne çıkıyor.
Açık ameliyatta fıtığın büyüklüğüne göre 8–10 santimetrelik kesi yapılırken, kapalı (laparoskopik) yöntemde yaklaşık 1 santimetrelik üç küçük kesi yeterli oluyor. Laparoskopik cerrahide ameliyat alanına daha kolay erişim sağlanırken, fıtık içine giren organlar daha net değerlendirilebiliyor. Ayrıca nüks oranı açık cerrahiye göre daha düşük seyrediyor. Hastalar genellikle bir gün içinde taburcu edilirken, günlük yaşama dönüş süresi de daha kısa oluyor.
Detaylı bilgi için: https://sabahattindestek.com/
Safra kesesinde taş saptanan ancak herhangi bir ağrı ya da şikayet yaşamayan hastaların en sık sorduğu sorulardan biri, “Sessiz safra taşı ameliyat gerektirir mi?” oluyor. Toplumda oldukça yaygın görülen bu durum, çoğu zaman tesadüfen yapılan ultrason kontrollerinde ortaya çıkıyor. Konuyla ilgili merak edilenleri değerlendiren Prof. Dr. Sabahattin Destek, sessiz safra taşlarının her zaman ameliyat anlamına gelmediğini, ancak bazı hastalarda cerrahinin kaçınılmaz hale gelebileceğini belirterek, doğru kararın kişiye özel verilmesi gerektiğini söyledi…

Sessiz safra taşı olan hastalarda karar sürecinin dikkatle yönetilmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Sabahattin Destek, şu değerlendirmede bulundu: “Safra taşları uzun süre hiçbir belirti vermeyebilir. Ancak bu, hiç sorun çıkarmayacağı anlamına gelmez. Özellikle büyük taşlar, safra kesesinde porselenleşme, polip eşlik etmesi ya da diyabet gibi ek hastalıkların varlığı durumunda, sessiz olsa bile cerrahi tedavi gündeme gelebilir.”
Prof. Dr. Destek, safra taşı ameliyatlarının günümüzde büyük oranda laparoskopik yöntemlerle, yani kapalı teknikle yapıldığını da vurgulayarak, “Laparoskopik safra kesesi ameliyatları, hasta için oldukça konforlu, güvenli ve hızlı iyileşme sağlayan işlemlerdir. Uygun hastada zamanında yapılan cerrahi, ileride yaşanabilecek acil ve riskli durumların önüne geçer” dedi.
Her hasta için tek bir doğru yok
Uzmanlara göre sessiz safra taşı bulunan her hastanın mutlaka ameliyat edilmesi gerekmez. Taşın boyutu, sayısı, hastanın yaşı, eşlik eden hastalıkları ve yaşam tarzı gibi pek çok faktör cerrahi kararın belirlenmesinde rol oynar. Bu nedenle hastaların düzenli kontrollerini aksatmaması ve cerrahi kararın deneyimli bir uzman tarafından verilmesi büyük önem taşır.
Sonuç olarak, sessiz safra taşlarında en doğru yaklaşım; hastayı gereksiz ameliyattan korurken, olası riskleri de göz ardı etmeyen dengeli ve bilimsel bir yol haritası çizmek olarak öne çıkıyor.
Robotik cerrahi teknolojileri, ortopedi alanında özellikle diz protezi ameliyatlarında giderek daha fazla tercih ediliyor. Peki robotik diz protezi hangi hastalar için uygun, hangi durumlarda uygulanıyor? Merak edilenleri Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Doç. Dr. Ata Can anlattı.
Robotik diz protezinin, ileri evre diz eklem hasarı bulunan hastalarda önemli avantajlar sunduğunu belirten Doç. Dr. Ata Can, “En sık karşılaştığımız durum diz kireçlenmesi, yani osteoartrittir. Uzun süreli diz ağrısı, yürürken zorlanma, merdiven inip çıkamama ve gece ağrıları gibi şikâyetler hastanın yaşam kalitesini ciddi şekilde düşürüyorsa cerrahi gündeme gelir” dedi.
Konservatif tedaviler yetersiz kaldığında
İlaç tedavisi, fizik tedavi, kilo kontrolü ve diz içi enjeksiyonlar gibi yöntemlerden fayda görmeyen hastalarda robotik diz protezinin etkili bir seçenek olduğunu vurgulayan Can, “Bu yöntemler artık ağrıyı kontrol altına alamıyorsa ve hasta günlük aktivitelerini yapamaz hale geldiyse, protez ameliyatı değerlendirilmelidir” diye konuştu.
Kişiye özel planlama öne çıkıyor
Robotik cerrahinin en önemli farkının kişiye özel planlama olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Ata Can, “Ameliyat öncesinde dizin anatomik yapısı detaylı olarak analiz ediliyor. Robotik sistem sayesinde protezin yerleşimi milimetrik hassasiyetle planlanıyor. Bu da eklem dengesinin daha iyi sağlanmasına ve protezin daha uzun ömürlü olmasına katkı sunuyor” ifadelerini kullandı.
Her yaş için uygun mu?
Robotik diz protezinin yalnızca ileri yaş hastalara uygulanmadığını belirten Can, yaşın tek başına belirleyici olmadığını söyledi. “Asıl kriter hastanın şikâyetleri ve dizdeki hasarın derecesidir. Genç hastalarda da ileri düzey kıkırdak kaybı varsa ve yaşam kalitesi ciddi şekilde etkilenmişse bu yöntem gündeme gelebilir” dedi.
Ameliyat sonrası süreç daha konforlu olabilir
Robotik cerrahi ile yapılan diz protezi ameliyatlarının, klasik yöntemlere kıyasla daha kontrollü bir süreç sunduğunu aktaran Doç. Dr. Ata Can, “Yumuşak dokuların daha iyi korunması sayesinde bazı hastalarda ameliyat sonrası ağrı daha az olabiliyor. Hastalar çoğu zaman daha kısa sürede ayağa kalkıp günlük yaşamlarına dönebiliyor” açıklamasında bulundu.
Alanındaki akademik çalışmaları ve klinik deneyimiyle öne çıkan Doç. Dr. Ata Can, robotik diz protezi uygulamalarında elde edilen başarılı sonuçların, bu yöntemin doğru hasta seçimiyle son derece güvenli ve etkili bir tedavi alternatifi olduğunu gösterdiğini sözlerine ekledi.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.