40,2601$% 0.13
46,7458€% 0.13
53,9601£% 0.23
4.316,24%0,46
3.337,10%0,40
10.198,76%-0,26
02:00
17 Eylül 2026 Perşembe
Bankalararası Kart Merkezi (BKM), 2026 yılı ağustos ayına ait kartlı ödeme verilerini açıkladı. Kredi kartı, banka kartı ve ön ödemeli kartlarla yapılan toplam ödeme tutarı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 39 artarak 2.990,4 milyar liraya ulaştı. Aynı dönemde kartlı ödeme işlem adedi de yüzde 11 yükselişle 1.991,8 milyon adede çıktı.
Ödemelerin 2.537,0 milyar lirası kredi kartlarıyla, 445,9 milyar lirası banka kartlarıyla, 7,5 milyar lirası ise ön ödemeli kartlarla yapıldı. Kredi kartı ve banka kartı ödeme tutarları yıllık bazda yüzde 40 büyürken ön ödemeli kartlarla yapılan ödemeler yüzde 43 geriledi. İşlem adetlerinde ise kredi kartları 1.169,5 milyon adetle yüzde 12, banka kartları 789,1 milyon adetle yüzde 13 artış gösterdi. Ön ödemeli kartlarla yapılan işlem sayısı ise yüzde 39 düşüşle 33,2 milyon adette kaldı.
Ağustos ayı itibarıyla Türkiye’deki toplam kart sayısı, geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 4 artarak 478,0 milyon adede ulaştı. Kredi kartı sayısı yüzde 11’lik artışla 138,0 milyondan 153,4 milyona, banka kartı sayısı ise yüzde 4’lük artışla 216,6 milyondan 224,5 milyona yükseldi. Ön ödemeli kart sayısı ise yüzde 5 azalarak 100,1 milyon adet oldu.
Verilere göre internetten yapılan kartlı ödemeler de hızlı büyümesini sürdürdü. Geçen yılın ağustos ayında 654,3 milyar lira olan internetten kartlı ödeme tutarı, yüzde 41 artışla 923,9 milyar liraya çıktı. Bu ödemelerin toplam kartlı ödemeler içindeki payı yüzde 30 oldu. İnternetten yapılan kartlı ödeme adedi ise yüzde 13 artarak 255,8 milyon adede yükseldi ve toplam işlemler içinde yüzde 13 pay aldı.
Temassız ödemelerde de yükseliş dikkat çekti. Kartlarla yapılan temassız ödeme adedi yüzde 9 artışla 1.335,7 milyon adede, temassız ödeme tutarı ise yüzde 42 artışla 1.039,9 milyar liraya ulaştı. Temassız ödemelerin mağaza içi kartlı ödemelerdeki payı yüzde 81 seviyesinde gerçekleşti. Böylece ağustos ayında mağazalarda yapılan her 5 kartlı ödemeden 4’ü temassız olarak tamamlandı.
Medikal estetik uygulamalarına ilgi her geçen gün artarken, özellikle dolgu işlemleri kadınların en sık başvurduğu uygulamalar arasında yer alıyor. Ancak sosyal medyada zaman zaman karşılaşılan, yüz ifadesini değiştiren veya dudakları yüzün genel oranından koparan sonuçlar, estetik uygulamalarda “daha fazla”nın her zaman “daha iyi” anlamına gelmediğini gösteriyor. Son dönemde ise belirgin ve yapay bir görünümden ziyade kişinin kendi yüz hatlarını koruyan, dışarıdan bakıldığında işlem yapıldığı kolayca anlaşılmayan sonuçlar öne çıkıyor. Doğal görünüm, doğru oranla başlıyor. Medikal estetik hekimi Dr. Ferda Karataş, dolgu uygulamalarında doğal görünüm için dikkat edilmesi gerekenleri anlattı.
Dolgu uygulamalarında yalnızca işlem yapılacak bölgeye odaklanmanın doğru sonuç vermeyebileceğini belirten Dr. Ferda Karataş, yüzün bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Dudak, elmacık kemiği, çene, nazolabial bölge veya göz altına yapılacak uygulamalarda kişinin yüz anatomisi, yaş, cilt yapısı ve mevcut oranların birlikte ele alınması gerekiyor.
Dr. Karataş, “Dolgu uygulamasındaki temel amaç, yüzü değiştirmek değil; kişinin yüzündeki oranları ve ihtiyaçları doğru şekilde değerlendirerek daha dengeli bir görünüm elde etmektir” değerlendirmesinde bulunuyor.
Özellikle dudak dolgusunda doğallığın ayrı bir önem taşıdığını ifade eden Karataş’a göre dudakların yalnızca hacmini artırmaya odaklanmak yerine, üst ve alt dudak arasındaki oran, dudakların yüzün diğer bölümleriyle uyumu ve kişinin doğal mimikleri dikkate alınmalı. Gereğinden fazla ürün kullanılması ise dudakların yüzle olan orantısını bozarak istenmeyen bir görüntü oluşturabiliyor.
Yüz bölgesine yapılan dolgu uygulamalarında doğal görünümü belirleyen en önemli unsurlardan birinin uygulamanın kişiye özel planlanması olduğunu söyleyen Dr. Ferda Karataş, aynı miktarda dolgunun farklı kişilerde aynı sonucu vermeyeceğinin altını çiziyor.
Karataş, “Doğal sonuç için kişinin yüzünü iyi analiz etmek ve ihtiyacı olan kadar uygulama yapmak gerekiyor. Bazen çok küçük bir dokunuş, yüzün genel ifadesinde oldukça olumlu bir değişim yaratabilir” diyor.
Dolgunun yalnızca estetik bir işlem olarak değil, yüzün anatomisi ve oranları üzerinden değerlendirilmesi gerektiğini belirten Karataş, uygulamanın deneyimli bir hekim tarafından, kişinin beklentileriyle yüz yapısı birlikte değerlendirilerek planlanmasının önemine işaret ediyor.
Günümüzde estetik anlayışının da giderek değiştiğini belirten Dr. Ferda Karataş, kişinin kendisine benzemeye devam ettiği, mimiklerini koruduğu ve yüzündeki değişimin abartılı görünmediği uygulamaların daha fazla tercih edildiğini ifade ediyor. Bu yaklaşımda hedef, yüzdeki tüm çizgileri veya doğal özellikleri ortadan kaldırmak değil; kişinin yüz karakterini koruyarak genel yüz uyumunu desteklemek.
Grafik tasarım çoğu zaman renkler, kompozisyonlar ve logolar üzerinden anlatılıyor. Oysa bazı tasarımcılar için tipografi yalnızca metni taşıyan bir araç değil; düşünmenin başladığı yer. Harf biçimleri, bir kurumun kimliğini şekillendiren, bir fikri görünür kılan ve kimi zaman tüm görsel sistemin temelini oluşturan yapı taşlarına dönüşüyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde çalışmalarını sürdüren grafik tasarımcı Nazlı Ercan’ın pratiği de tam bu noktada dikkat çekiyor.
Bugün Walker Art Center’da Kıdemli Tasarımcı olarak çalışan Ercan, kariyeri boyunca Whitney Museum of American Art, Princeton University, MIT School of Architecture and Planning, Yale School of Architecture, International Center of Photography ve farklı ülkelerdeki kültür kurumlarıyla çalıştı. Müze sergilerinden araştırma merkezlerine, sanatçı kitaplarından akademik programlara uzanan bu projeler ilk bakışta birbirinden oldukça farklı görünüyor. Yakından bakıldığında ise hepsini birbirine bağlayan ortak bir yaklaşım var.
“Ben tipografiyi hiçbir zaman projenin sonunda verilen bir karar olarak görmüyorum,” diyor Ercan. “Çoğu zaman tasarımın geri kalanını şekillendiren şey önce harflerin nasıl davranacağı oluyor. Bir kurumun sesini bulmak, benim için çoğu zaman tipografiyle başlıyor.”

Bu yaklaşım, Ercan’ın geliştirdiği deneysel yazı karakteri The Richard Mutt Case‘te açıkça görülüyor. Marcel Duchamp’ın “Richard Mutt” imzasından ilham alan proje, harf biçimlerinin farklı açılardan nasıl algılanabileceğini araştıran üç boyutlu bir tipografi sistemi olarak geliştirildi. Harfleri yalnızca düz bir yüzey üzerinde duran şekiller yerine mekânla ilişki kuran nesneler olarak ele alan çalışma, tipografinin fiziksel boyutunu sorguluyor. Daha sonra bağımsız tasarım arşivleri ve yayın platformları tarafından kataloglanan proje, uluslararası tipografi çevrelerinde de ilgi gördü.
Ancak Ercan için tipografi yalnızca kişisel araştırmaların konusu değil. Aynı düşünceyi kurumsal kimlik çalışmalarına da taşıyor. Hong Kong merkezli çağdaş sanat kurumu Para Site için geliştirdiği özel yazı karakteri, kurumun görsel kimliğinin temel unsurlarından biri olarak tasarlandı. Yazı karakteri yalnızca sergi metinlerinde kullanılan bir araç değil; kurumun bütün iletişim dilini taşıyan bir yapı olarak kurgulandı.
“Tasarımın görünmez olduğu anlarla ilgileniyorum,” diyor Ercan. “İyi çalışan bir tipografi bazen kendini göstermiyor ama kurumun nasıl algılandığını tamamen değiştirebiliyor.”
Benzer bir düşünce, Princeton University bünyesindeki disiplinlerarası araştırma girişimi CreativeX için geliştirdiği kimlik sisteminde de görülüyor. Mühendislik, robotik, mimarlık, bilgisayar bilimleri, müzik, performans sanatları ve görsel sanatları aynı çatı altında buluşturan girişim için oluşturulan sistem; logo, dijital platform, hareketli grafikler ve kurumsal materyalleri kapsıyor. Tasarım burada farklı alanları tek bir estetik içinde birleştirmekten çok, aralarındaki ilişkiyi görünür kılan esnek bir görsel dil oluşturuyor.
Sanat ve tipografi arasındaki ilişki ise Ercan’ın uluslararası sanatçı Tauba Auerbach ile bağlantılı projelerinde başka bir boyut kazanıyor. Dil, matematik ve algı arasındaki ilişkileri araştıran Auerbach’ın Tesseract ve Spheres yazı karakterlerinin harf formlarının geliştirilme sürecinde yer alan Ercan, sanat pratiği ile tipografik araştırmanın kesiştiği üretim süreçlerinde çalıştı.
Bu yazı karakterlerinden biri daha sonra San Francisco Museum of Modern Art (SFMOMA) tarafından sanatçının ilk kapsamlı müze sergisi kapsamında yayımlanan 256 sayfalık Tauba Auerbach: S v Z monografisinde kullanıldı. Hem sanatçı kitabı hem de sergi kataloğu olarak hazırlanan yayın, Auerbach’ın on altı yılı aşkın üretimini resim, heykel, tipografi ve kitap tasarımı ekseninde bir araya getiriyor. Ercan’ın pratiğinde ise bu proje, tipografinin yalnızca son aşamada eklenen bir tasarım unsuru değil, bir sanatçının fikirlerini sayfa üzerinde biçimlendiren temel malzemelerden biri olarak ele alındığını gösteriyor.
Ercan’ın çalışmaları yalnızca kültür kurumlarıyla sınırlı değil. Princeton University bünyesinde düzenlenen APS Conference for Undergraduate Women in Physics için geliştirdiği görsel kimlik, Amerika Birleşik Devletleri’nin dört bir yanından lisans düzeyindeki fizik öğrencilerini bir araya getiren ulusal konferansın kamusal yüzünü oluşturdu. Tasarım, bilimsel bir organizasyonun daha görünür, tutarlı ve akılda kalıcı bir kimlik kazanmasına katkı sağladı.
Benzer bir yaklaşım, Boğaziçi Üniversitesi Otomotiv Mühendisliği Yüksek Lisans Programı için geliştirdiği kurumsal kimlikte de görülüyor. Türkiye’nin önde gelen araştırma üniversitelerinden biri olan Boğaziçi Üniversitesi Makine Mühendisliği Bölümü bünyesindeki program için tasarlanan logo, programın yeni görsel kimliğinin temelini oluşturdu. Resmî internet sitesinde ve kurumsal iletişim materyallerinde kullanılan tasarım, programın teknik ve akademik niteliğini çağdaş bir tipografik yaklaşımla bir araya getirdi. Farklı alanlarda geliştirilen bu iki proje, Ercan’ın tipografiyi yalnızca bilgiyi düzenleyen bir araç olarak değil, kurumların karakterini ve hedeflerini görünür kılan bir tasarım dili olarak ele aldığını gösteriyor.
“Bir müze için çalışırken de, bir araştırma merkezi ya da mühendislik programı için tasarım yaparken de kendime aynı soruyu soruyorum,” diyor. “Bu kurumun kendine özgü sesi ne? Tasarımın bunu görünür kılmasını istiyorum.”

Bu yaklaşım, Walker Art Center’daki güncel çalışmalarında da devam ediyor. Sergi grafikleri, yayın tasarımları, yönlendirme sistemleri ve kampanyalar arasında dolaşan Ercan, farklı ölçeklerdeki projeleri tek bir görsel üsluba indirgemek yerine, her biri için yeni bir sistem kurmaya çalışıyor.
Belki de Ercan’ın çalışmalarını ilginç kılan tam olarak bu. Projeleri birbirine benzemiyor; aksine her biri kendi bağlamından besleniyor. Ortak olan ise tipografiye bakış biçimi. Harf biçimlerini yalnızca okunacak metinler olarak değil, kurumların kimliklerini, fikirlerini ve ilişkilerini şekillendiren canlı bir tasarım malzemesi olarak ele alıyor. Walker Art Center’dan Whitney Museum of American Art’a, Princeton University’den Para Site’a uzanan çalışmalarına bakıldığında, ortaya çıkan şey belirli bir görsel üsluptan çok, her projeyle yeniden kurulan bir tasarım düşüncesi oluyor.
Felç sonrası yaşanan hareket kaybı, hastaların günlük yaşamını fiziksel ve psikolojik açıdan önemli ölçüde etkileyebiliyor. Son yıllarda gelişen robotik rehabilitasyon teknolojileri ise tedavi süreçlerinde yeni bir dönemin kapısını aralıyor. Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon Uzmanı Doç. Dr. Mustafa Çorum, felç sonrası tedavi için uygulanan robotik rehabilitasyon yöntemlerinin hastaların hareket kabiliyetinin yeniden kazanılmasında önemli katkılar sunduğunu belirtti.
Felç sonrası tedavide düzenli ve doğru planlanan rehabilitasyonun kritik olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Mustafa Çorum, özellikle tekrar eden kontrollü hareketlerin beyin ve kas koordinasyonunun yeniden gelişmesine yardımcı olduğunu ifade etti. Çorum, “Robotik rehabilitasyon sistemleri sayesinde hastalar aynı hareketleri kontrollü şekilde tekrar edebiliyor. Bu da beynin hareketi yeniden öğrenme sürecini destekliyor” dedi.
Teknolojinin sağlık alanında daha aktif kullanılmaya başlanmasıyla birlikte robot destekli fizik tedavi uygulamaları da yaygınlaşıyor. Özellikle yürüme güçlüğü yaşayan, kol ve bacak hareketlerinde kısıtlılık bulunan hastalarda robotik rehabilitasyon sistemleri dikkat çekiyor.
Doç. Dr. Mustafa Çorum, robot destekli cihazların hastaya özel programlarla kullanıldığını belirterek şu açıklamada bulundu: “Felç sonrası bazı hastalarda hareket korkusu veya kas kontrol kaybı görülebiliyor. Robotik sistemler, hastaların güvenli şekilde egzersiz yapmasına yardımcı olurken aynı zamanda hareket tekrarını artırıyor. Düzenli uygulanan rehabilitasyon programları kas hafızasının yeniden gelişmesine katkı sağlayabiliyor.”
Uzmanlar, özellikle erken dönemde başlayan rehabilitasyon sürecinin tedavi başarısını doğrudan etkileyebileceğini ifade ediyor.
Felç sonrası tedavide zamanın kritik olduğuna vurgu yapan Doç. Dr. Mustafa Çorum, rehabilitasyon sürecinin multidisipliner şekilde yürütülmesi gerektiğini söyledi. Tedavi sürecinde fizik tedavi uzmanları, nörologlar ve fizyoterapistlerin birlikte hareket etmesinin önemine değinen Çorum, hasta yakınlarının desteğinin de süreci olumlu etkilediğini belirtti.
Doç. Dr. Mustafa Çorum, “Her felç hastasının ihtiyaçları farklıdır. Bu nedenle kişiye özel rehabilitasyon programları oluşturulmalı. Erken başlayan ve düzenli sürdürülen tedavi süreçleri, hastaların günlük yaşam aktivitelerine dönüşünü destekleyebilir” ifadelerini kullandı.
Uzmanlar, felç sonrası tedavide teknolojik rehabilitasyon yöntemlerinin önümüzdeki dönemde daha yaygın hale geleceğini ve özellikle robotik uygulamaların nörorehabilitasyonalanında önemli rol oynayacağını değerlendiriyor.
Fizyoterapist Zafer Aksungur’un kurucusu olduğu Fizyoform Akademi, uluslararası fizyoterapi camiasında önemli bir başarıya imza attı. Akademi, kas-iskelet sistemi ve manuel terapi alanında dünyanın en saygın çatı kuruluşlarından biri olan IFOMPT (International Federation of Manual and Musculoskeletal Physical Therapists) tarafından RegisteredInterest Group (RIG) olarak resmi kabul aldı.
Fizyoform Akademi tarafından yapılan açıklamada, bu gelişmenin yalnızca kurumsal bir unvan değil; bilimsel yaklaşım, kaliteli eğitim anlayışı ve uluslararası iş birliklerini güçlendirme hedefi açısından önemli bir kilometre taşı olduğu vurgulandı.
Kurucu Fizyoterapist Zafer Aksungur, uzun yıllardır Türkiye’de fizyoterapi alanında güncel bilimsel bilgiyi klinik uygulamalarla buluşturan eğitim programları yürüttüklerini belirterek, IFOMPT tarafından alınan bu kabulün uluslararası standartlara uyum konusunda önemli bir gösterge olduğunu ifade etti. Aksungur, “Amacımız yalnızca eğitim vermek değil; bilim üretmek, paylaşmak ve ülkemizi uluslararası platformlarda en iyi şekilde temsil etmek” mesajını paylaştı.
Fizyoform Akademi’nin açıklamasında ayrıca bu sürece katkı sunan eğitmenlere, ekip arkadaşlarına, meslektaşlara ve akademiye güvenen tüm katılımcılara teşekkür edildi. Akademi, önümüzdeki dönemde uluslararası iş birliklerini artırmayı, bilimsel etkinliklerde daha aktif rol almayı ve Türkiye’den çıkan fizyoterapi bilgisinin küresel ölçekte görünürlüğünü güçlendirmeyi hedefliyor.
Manuel terapi ve kas-iskelet sistemi fizyoterapisi alanında dünya çapında kabul gören IFOMPT çatısı altında yer almak, Fizyoform Akademi’nin uluslararası ağlarla daha güçlü ilişkiler kurmasına ve Türkiye’deki fizyoterapistlerin küresel bilgi paylaşımına daha etkin katılım sağlamasına katkı sunacak.
Fizyoform Akademi, açıklamasını “Türkiye’den dünyaya” mesajıyla tamamlayarak, bilimsel üretim ve uluslararası temsil hedefini sürdüreceğini duyurdu.
Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.